
Kapı komşumuzun evinden gelen yanık kokusu aradan dört gün geçmesine rağmen halen güçlüydü. Yeni bir ev bulup işlerini de yeniden rayına koyana kadar bizde kalacaktı Kosta’lar. Yanmamış eşyaları ayıklamaları ancak dün bitmişti. Çocukları okullarından da geri kalmıştı, karısı Angela ise günlerdir ağlamaktan bitap düşmüştü. Kolay değildi iki saat içinde hem işinden hem evinden olmak.
Kahvaltıdan sonra beni de yanına alarak biraz dışarı çıkmak istedi Kosta. Şu sıralar zaten yanlarına bir Türk almadan dışarı çıklamaları sakıncalıydı. Kabul ettim. Önce hemen karşı daireye, yanmış evine soktu beni. Durulacak gibi değildi içerisi, ikimizin de ayakları doğruca balkona yöneldi. Bir süre hiçbirşeyden konuşmadan aşağıyı izledik. Talan edilmiş onlarca dükkana, kuruyup kahverengine dönmüş yoldaki kan izlerine, belki de tarihinin en tenha Pazar’ını yaşayan İstiklal Caddesi’ne uzun uzun baktık. Derin bir nefes alıp sordu bana;
- Kıbrıs nerededir Mehmet?
- Sen Kıbrıs’ın nerede olduğunu bilmiyor musun Kosta?
- Yook, bilmem. İsmini duymuşum ama bilmem nerdedir.
- Niye sordun peki?
- Dükkanda duran çocuk var bizim. Selim. Türk olduğunu anlayınca vurmamışlar ona. Demişler ki “çık çabuk burdan, burası Kıbrıs’ta kardeşlerimizi öldürenlerin dükkanı. Burayı yakacaz” demişler. Herhalde bizim evi de ondan yaktılar Mehmet. Bizi karıştırdı herhalde bunlar biriyle. Ama heryeri yaktılar vre. Nere bu Kıbrıs vre Mehmet? Biz kimseye kötülük etmemişiz.
Diyecek tek kelime yoktu aklımda. Sanki o evi yakıp yıkan benmişim gibi mahçuptum. “Etmediniz tabi be Kosta, ne edeceksiniz? Etmediniz tabii” diyebildim.
Saf adamdı Kosta. Selanik’te Atatürk’ün evine bombalı saldırı yapılıp yapılmadığını da sordu bana korkarak. Radyolar bas bas bağırmıştı bu haberi. Az önce benim suratımdaki mahçup ifadeyi şimdi o takınmıştı. Yunanistan’da eğer böyle birşey yapıldıysa benden çok özür dileyecekti. Israrla sordu bana bu haberin doğruluğunu.
- İnan bilmiyorum Kosta. Ama doğru olsa da senle ne alakası var? Sen bu ülkenin vatandaşısın. Kıbrısta kan döken sen değilsin, eğer Selanik’te bir bomba patladıysa bunun da suçlusu sen değilsin. Sen her gün dükkanına gidip gelmekten başka ne yaptın ki?
- Angela dört gündür konuşmuyor Mehmet, sadece ağlıyor. Gidelim Yunanistan’a diye hırıldamalarını farkediyorum arada bir. Yahu burası yedi ceddimin memleketi. Ben bilmem ki hiç oraları. Nasıl yaşarız orada? Çocuklar rumca bile bilmiyorlar doğru dürüst daha. Ama burada da olmayacak belli. Bir daha gelirlerse eve, çocuklara, Angela’ya birşey yaparlarsa...
Yine sessizlik oldu. Omzuma elini atıp gözlerimin içine baktı. Ciğeri yana yana Angela ve çocukların canı için bankada kalan son parasıyla Atina’ya gideceğini söyledi. Ev ve dükkanın satışlarını benim yapmamı istiyordu. Bu olay olduğunda gözü dönmüş adamlar daha yukarı gelmeden evlerine gidip hepsini bizim eve sokmuştum. Sarılıp ağlayarak teşekkür etti bana bunun için. Hıçkıra hıçkıra ağladık.
- Kosta, bura senin memleketin dostum. Git, ama çabuk dön tamam mı?
Yalanı beceremezdi hiç Kosta. Yalancı bir gülümsemeyle baktı. Hiçbirşey demedi.
16.09.2007
Kaan TEMİZEL
14 Nisan 2008 Pazartesi
MEMLEKETSİZLİK
13 Nisan 2008 Pazar
EYLÜL + 1
Eylül’ün biri dedinmi hemen çarşafımın soğuduğunu hissederim. Aylardır uyuyabilmek için geceleri açık bıraktığım pencerem kapanır, vantilatörüm ise evin görünmeyecek bir yerine kalkar. Pek çok kişinin aklında halen yüzmeye havuz aramak varken ben şimdiden yerlere düşen sarı yaprakları düşlerim. Sonbaharın kokusu çabuk gelir burnuma.
Bu mevsim, en çok da evde oturmayı severim aslında. Ama tam benim istediğim gibi olmalıdır Eylül. Güneş bir görünüp bir kaybolmalı ve rüzgarsız bir yağmur yağmalıdır. Halen diri duran yeşil yaprakların üstündeki bir damla, üstüne bir daha gelince sileceklerini yeni çalıştırmış bir arabanın üstüne düşmelidir. Islanmayı seven iki tanıdığını almak için durmalıdır sonra bu araba. Çıkardığı tatlı hışırtıyla gözden kaybolmalıdır sonra.
Gün, erken uyanılmış bir Pazar olmalıdır. Dimağı benim kadar sonbaharda olmayan sevgili, yanı başımda pikesine sarınmış uyumakta olmalıdır halen. Uyandırmaya kıymakla kıymamak arasında bir ince çizgi yaşanmalı ve karar çabuk verilmelidir. Henüz nadiren duyulmakta olan teker seslerine ince bir hicaz veya yanmış bir rebetiko karışmalıdır, veya eşinden ayrı bir kumrunun acılı sesi belki.
Biraz hüzünlüdür benim için Eylül. Islanmış pencereler, hep bir anadolu köyündeki küçük çocuğun yanaklarından süzülen gözyaşını hatırlatır. Hep geçmiş gelir aklıma. Rövanşı yapılamayacak gazozuna maçlar gelir, camından yağmur sızan 303 otobüslerle yapılan okul yolculukları gelir, çekirdek ailemizin beş kişilik kahvaltı sofrası gelir. Gelir de gelir işte. Yine de en sevdiğim aydır.
Bu Eylül’de de birkaç kez yağmur yağdı, yine geçmişimi düşündüğüm oldu. Ama ilk defa bu Eylül’de uyandığımda gözlerimde farklı bir Kaan gördüm. Sabahları eşimin karnında elimi tekmeleyen biri var artık çünkü. Üstelik ben oynadıkça yer değiştiren, konuştukça kıpırtılarının rahatça seçildiği bir küçük adam.
Bu ay içinde bir oğlum oluyor benim. Oğlumu beklerken Eylül’ü daha çok seviyorum.
Canım oğlum. Ege’m!...
15.09.2007
Kaan TEMİZEL
12 Nisan 2008 Cumartesi
SEVGİ

Kalktığım gibi yüzümü yıkayıp balkona, beni beklemekte olan güzelim kahvaltı sofrasına oturdum. Üç metre ötemdeki çam ağaçlarına bakıp şöyle bir kokladım havayı. Mis gibi. Güneş daha doğmamış. Üç beş sohbet, zeytin, peynir, sonra çay üstüne çay. Karnımın doyduğu sırada masaya kırk beş derece açıyla dönerek gazeteye saldırıp, masadakilere sanki küsmüşüm gibi yapasım geldi. Böylece bir kez daha öz be öz Türk olduğumu farkettim. Ama hüsran. Gazete yerinde yok. Çünkü henüz çıkmamış. Neden? Çünkü daha güneş doğmamış. Neden? Çünkü bu bir sahur sofrası.
Her sene aynı sözler söylenir. Eski ramazanların keyfi, şimdikilerin ise içi boşluğu, tatsızlığı anlatılır. Ben eminim ki bundan elli yıl önce de bu memleketin insanlarının dinleri hakkındaki bilgileri daha fazla veya sağlıklı değildi. Hatta şimdi teknoloji sayesinde bilgiye çok daha hızlı ve kolay ulaşılabiliyor. Hepimizin bu konuda söyleyebileceği sözleri var. Demek ki bu tatsızlaşma sürecinin sebebini başka yerde aramak lazım.
İnsan üstü emekle kariyer elde ederiz. Kaçımız mutluyuz?
İştahla bir elektronik markete gidip kendimize son moda şeyler alırız. Bir ay sonra sorsan kaçımız keyfini çıkardığına inanır?
Otuz gün oruç tutarız, kaçımız huzurluyuz?
Pek azımız sevgili okuyucularım. Maalesef pek azımız. Yukarıda saydıklarımın arasına “sevgi” sözcüğünü katık edemezsek hep bu azınlıktan olacağız.
Ünvanınız, dolgun bir maaşınız ve itibarınız olsa da akıllı evinize döndüğünüzde elinize sıcak bir el değmiyorsa,
Dvd’de en sevdiğiniz filmi son teknoloji ses efektleriyle izlerken koltuk altınızda size sıcacık bakan bir kafa bulunmuyorsa,
İftara yetişmek adına trafikte pek çok insana ölüm korkusu yaşatıyorsanız,
Pide kuyruğunun tek heyecanı araya adam sokmamaksa,
Beyniniz bütün gün sadece hava karardığında içmeyi hayal ettiğiniz sigarada olup, yüzünüz gülümsemeyi unutuyorsa,
Şöyle torununuzu, çocuğunuzu, kardeşinizi elinizle okşayıp hoş bir sohbet yapmayı aklınızdan bile geçiremiyorsanız...
Daha çok eski ramazanları anarsınız.
Hayatı aynı ritimde yaşarken nefisle mücadele etmektir oruç. Sevgiyi, saygıyı benliğimizden sıyırıp aç kalmak değil.
Herkese, sevgi dolu bir ramazan diliyorum.
***
Günün hafif şeyleri kadar ciddi bir şey yoktur bence... Çoğu zaman siyasetten daha ciddidir bir günün içindeki hafif şeyler. Bu yüzden hafif, ağır demeden bu sitedeki her köşede güzel bir şey bulmanız için yazacağız. Bu arada ben neden bugün bu kadar ciddiysem?... Şaka şaka...
Kaan TEMİZEL
13.09.2007
11 Nisan 2008 Cuma
BİR TABAK KARPUZ
Başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,
havası ayrı hava..
***
Otuzlu yaşlarımın yanıbaşındayım artık. “Otuz yaşından önce evlenmeyecek ve kızı Anadolu’dan alacaksın” demişti bir sevdiğim bana zamanında. Çok kızmıştım bu söze. Yaşsa kime ne, hayatı birleştirecek bir insan aranıyorsa coğrafya da ne? Onun ölçüsüne göre epey erken evlenmiş olsam da ikinci söylediğine uymuş sayılırım. Yirmi dördümde evlendim ben. Bazıları “biraz erken değil mi be Kaan!” tepkisini verdi, hem de cümlenin tek harfini değiştirmeden. “Neden ki?” dedim hepsine...
Akrabalarıma baktım, en yüksek evlilik yaşının kız erkek farketmeden yirmi beş yirmi altı olduğu ortadaydı. Yaşıtlarıma baktım sonra... Onların bu sözü söylemesindeki amaç belliydi; “hayatı biraz daha yaşamalı, doymalı bazı şeylere” felsefesi vardı onlarda. “Nasıl ki?” dedim hepsine...
Dedi ki biri;
- Özgür olamazsın, bağlı olursun ve istediğin çoğu şeyi yapamazsın. Eve bağımlı olursun. Bu daha sonra lazım olan bir şey. Şimdi değil be Kaan.
Bir diğeri;
- Aynı kadınla bir ömür be oğlum, daha bu yaşta... Dur bir, hemen ne acele bu... Yaşa biraz hayatı... Sonra vurursun bak başını taşlara.
Beriki;
- Bir askerliğini yap önce, bir arabanı al, kenara paranı koy biraz. Böyle bodoslama olmaz. Kaçıyo mu kız?
Evleneli beş yıl oldu artık. Evet evim vardı artık sürekli ilgi göstermem gereken. Herşey belli bir düzene ve belki de bir rutine oturdu.
Oturdum bir muhasebe yaptım geçenlerde. Evliliğim yüzünden en çok istediğim şeyleri yapabilmiş miydim acaba? Beş yıl önceki bu uyarılara cevaplarım neydi?
Yazmaya başladım, bir kitabın yazımı bile bitti, yayınlanması için uğraşıyorum, ikincisi yolda, pek çok öykü, şiir ve denemeden oluşmuş bir yazı arşivim oldu ve bu arşiv büyüyor. Bir koroya katıldım ve ne kadar kaldığını bilmediğim ömrümün yaşanmışlığına keyifli dakikalar ekledim. Seyirci ve alkış mefhumunu yaşama imkanı elde ettim. Ud kursuna gidip bir parça da olsa makam, nota, üslup ve müziği üretme hazzının ne olduğunu görebildim. Acı Kahvem’i kurduk Yeşim’le. Belki de torunlarımın anacağı, “dedem bak neler yazmış zamanında” diyebileceği bir külliyat bırakıyorum naçizane. Defalarca Ege ve Akdeniz’de tatil beldelerine gidip yorgunluk tatili yaptım. Defalarca Anadolu’nun eski köylerine gidip son derece orjinal tarihi fotoğraflar elde ettim. Yunanca okumayı öğrendim. Sık sık çılgınlar gibi eğlenip biranın, rakının, mezenin gözüne vurduk eşimle birlikte. Eğlenceden yana hiç gözümüz arkada kalmadı. Yüzlerce kitap okudum.
Aynı kadındı eşim, evet. Ben her geçen gün yaşlanırken, göbeklenirken o gençleşip güzelleşti. Birlikteliğin verdiği tecrübe hep daha çok sevmemizi sağladı birbirimizi. Her geçen gün birbirimize daha çok yettik. Ama bu lafı bana edenler bu aralıkta pek de bir kadın veya ilişki sokamamıştı hayatına. Yaşanacak hayatları vardı daha halbu ki. Çok kadın görüp yaşayacaklar ve en doğrusunu seçeceklerdi sonra, doymuş olarak. Bu “doymak” kavramından da iğrenmişimdir hep. Neye doyuluyor? Sevgiye doyulamayacağına göre başka birşey bu. Peki hayatın tüm haz ve güzelliklerine doyup mu biriyle evlenmeli insan? Evlendiği kişiye yazık değil mi? Tüm hislerin dorukta yaşanması en güzeli değil mi? Ben doymuşsam artık, o çorbayı beraber içmenin keyfi nerede?
Askerliğimi yapmadan evlendim, evet. Bir an evvel benle hayatını birleştirmek isteyen birini bulmuştum. Askerliğin hemen olmaması gerekiyordu işim için. Tüm bunları dert etmeyip bir an evvel benle hayatını birleştirmek isteyen biri vardı. Niye erteleyecektim? Arabam yoktu, yürüyerek, minibüse binerek, belediye otobüslerinde dengemizi zar zor sağlayıp yolculuk etmenin keyfini de sürmüş olduk. Çünkü bir daha yaşanması mümkün değildi bunların. Teyp başa sarılmıyor hayatta. Para sıkıntısı çekerken de mutlu olabildiğimizi gördük. Bu bilgiyi kaç paraya satın alabilirdik?
Şimdi çevremdeki yaşıtlarımın çoğu bekar ve yalnız. Artık özgürlükleri tatmin etmiyor onları. Cumartesi akşamları zevk alarak gittikleri bir yer yok, evde oturuyorlar. Sabah işe gidip akşam döndüklerinde yorgun hissediyorlar ve erken uyuyorlar. Beş yıl önceki profilleri aynı gibi çoğunun. Üzerine pek bir şey koyamamışlar. Yalnız yaşayanlar evlerinde bir ikinci ses istiyor. Ailesiyle yaşayanlar artık kendi yaşamını kurup ayrılmak istiyor. Ama “evlenecek doğru dürüst insan da kalmadı” diyor hepsi. Çünkü artık yaş ilerledi. Tahammüllerimiz çok sınırlı. Yirmi dördünün adrenalini şimdi azaldı. Uygun eş kavramı için kriterlerimiz çok arttı. Kabul etmek lazım ki geç kalındı biraz... Ama halen şans var, şans hep var...
Evlenin. Kılı kırk yarmadan ama... Sadece bir tabak karpuzdan bahsetmesi sizin içinizi hoş ediyorsa evlenin onunla. Eğitimi, ailesi, parası, pulu, ideolojisi, espri yeteneği, boyu, posu, kilosu........ Bakın yazarken bile bitmiyor. Bu liste bitmez zaten. Haydi. Beş yıl önceki gibi davranmayın. Yoksa yazının başındaki mısraları tekrarlayan, cebinde parası olan özgürler grubuna daimi üye olursunuz. Benden söylemesi...
Kaan TEMİZEL
26.10.2007
RÜZGARIN TUTSAKLARI
Bomboş bir sayfa önümde. Bir sessiz Pazar gecesi. Yazmak için en sevdiğim saattir saat bir. Ellerim kendiliğinden yazar zaten dertleri, sevinçleri ... sessizliği dinlerken...
Hep bir rüzgarı hissederim yazmadan evvel. Türlü hislerin meltemi parmaklarıma vurur ve başlarım. Hep böyle okudunuz yazılarımı bu zamana kadar. Rüzgarların tutsağıyım ben. Bir çift öpüşmeli balkonun altında, parasızlıktan yakınmalı belki biri, ya da öyle bir yağmur bindirmeli. Bir rüzgar olmalı yazmam için.
Hep vardı halbuki. İyi kötü bir esinti olurdu da neşrederdim satırlara.
Tam da sessiz bir Pazar gecesi. Rüzgarların bol olduğu yani. Ama yok bu gece. Çıkıp gökyüzüne bakıyorum, birkaç kanal geziyorum televizyonda, çocukluk resimlerime bakıyorum ama olmuyor. Yok bu gece beklediğim...
Son bir umut oğlumu kokluyorum. Süt kokan ağzından genzime bir serinlik akıyor. Rüzgar yine gelmiyor ama içim açılıyor. Sıkıntım çok uzağa olmasa da biryerlere saklanıyor. Bir astım hastasının spreyi gibi geliyor oğlumun kokusu bana. Ama rüzgarım halen yok...
Aklıma geliyor birden. Analar vardı dün, oğlunun kokusuna hasret, nefessiz kalmış aylardır. Oğullarının kokusunu içine çekip de kurtulmayı bekleyen analar vardı havasızlıktan. Uyandılar ve bir haber aldılar bu sabah. Umutları, bekledikleri sevinçleri, nefesleri yoktu artık. Hıçkırıkları yıldızlara yükseldi, boğulacaklardı az daha. Boğulacaklardı.... Öyle bir iç çekişti ki onların ki, hava bırakmadılar etrafta. Tüm rüzgarları içlerine çektiler feryatla.
Ondan benim rüzgarım yok bu gece... Rüzgarım Yüksekova’da...
Kaan TEMİZEL
22.10.2007